Son Dakika
20 Kasım 2019 Çarşamba
17 Kasım 2016 Perşembe, 22:17
Mesut Acet
Mesut Acet mesutacet@gmail.com Tüm Yazılar

NAZIM’IN MEVLEVİLİĞİ

DÜN CANIM OLAN YARIN DÜŞMANIM OLMAZ BENİM

“Yaşananların hatırı hep saklı kalır

Hatırları sorulur selamları hep alınır.

‘Sildiklerim’ vardır bir de!

Onlar yanlışlarım ve pişmanlıklarımdır.

Adları anılmaz hatırları sorulmaz. Sadece beddualarımdır.

Vicdanla birlikte şeref ararım ben sevdiklerimde

Her zaman doğru değildir elbet seçimlerim

Zaman gelir ‘şerefsizleri’ de severim

Her yerde gözüm kulağım vardır benim

Eksik söylemek yalan söylemek değildir.

Mantığındaki Beni değil kendini kandırır yalnızca.

Bilmezden gelişlerim aptala yatışlarım

Kaybetme korkumdan değil

Karşımdakilerin yalan söyleme

Potansiyellerine olan merakımdandır.

İnkâr olmaz benim hayatımda

Yaşananı yaşanmamış saymam

Sayanları da saymam.

Kelimelere sığmaz sayfalar sürer beni anlatmak

Ama ne kadar anlatılırsa anlatılsın

Yaşayan bilir beni yaşamayan anlamaz.

Ağırdır sevmelerim

Her yürek taşıyamaz

Büyüktür umutlarım

Her omuz kaldıramaz.” diye ne güzel söylemiş memleket şairi Nazım Hikmet.

Evet, Nazım materyalistti ama Nazım’ın da yetişme döneminde beslendiği kaynak Mevlevilikti.

Evet, evet, yanlış okumadınız.

Hayat şartları ve o dönem memleketi idare edenlerle olan çatışmaları onu gurbete sürüklese de memleket hasretiyle yanan ve en güzel memleket şiirlerini yazan Nazım’ın beslendiği kaynak Mevlevilikti.

Evet, şaşırdınız değil mi nasıl oluyor diye kısaca anlatayım:

Nazım Hikmet 1902 yılında Selanik’te doğdu. Babası Hikmet Bey, İttihatçılar zamanında bir süre Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak Almanya’da konsolosluk yapmış, mütareke döneminde İstanbul’da Matbuat Müdürlüğü görevinde bulunmuştu. Annesi Celile Hanım, güzelliğiyle ün salmıştı. Hikmet Bey ile Celile Hanımın evlilik hayatları uzun sürmedi. Nazım ve Samiye adında iki çocukları olduktan sonra ayrıldılar. Celile Hanım resim tahsil etmek için Paris’e gitti. Çocuklar dedeleri Nazım Paşa’nın evine sığındılar. Nazım Hikmet, hemen hemen bütün çocukluğunu Nazım Paşa’nın evinde geçirdi. Bu yüzden hayatında dedesinin önemli bir yeri vardı. Nazım Paşa şairdir ve şiirlerini aruz vezninde yazmaktadır. Ne var ki Nazım Hikmet zamanın çocuğudur. Günün genç şairleri ise yalnız hece vezniyle şiir yazar olmuşlardır. Ziya Gökalp’ın 1910’da Selanik’te Genç Kalemler ile açtığı akım bütün şair ve aydınları sarıvermişti. Nazım da bu akımdan etkilenerek ilk şiirlerini hece vezninde yazdı. “Şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Fransızcayı çok iyi bilirdi ama Osmanlıcayı bilmezdi Benim gibi. Büyük babam, Mevlevi Nazım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde şiir başköşeydi.” diye anlatıyor kendini Nazım Hikmet.

1920’ye kadar olan hayatında Milli Edebiyat akımının tesirlerinde kalan ve tema olarak vatan, Mevlâna, sevgi konularını işleyen Nazım’ın gençliğinde yazdığı şiirleri pek fazla kişi bilmez.

Nazım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nazım Paşa dindar bir adamdı ve Mevlevi tarikatına bağlıydı. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nazım da orada yaşıyordu. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılırdı. Nazım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir ederdi. Özellikle Mevlevihane’ye gidip Mevlevilerin zikir ve mukabele-i şeriflerini seyretmeye bayılırdı. Başlarında uzun külahları, sırtlarında tennureleri ile semazenlerin dönüşleri ve musiki çok etkileyiciydi.

Nazım Paşa bir şiirinde şöyle der;

‘Neyden yansıyan zarif sözlerin vermek istediği işareti duyan Mevlevileriz Aşkın hoş nidalarına uyan Mevlevileriz

 Dünya zevklerini şöyle koyan Mevlevileriz

Zamanın zayıflıklarına uzak olsun diyebilen Mevlevileriz…!

Nazım Hikmet’in  bu ortamda Mevlevi tarikatından etkilenmemesi mümkün değildi. Bir şiiri bu etkiyi çok güzel gösterir:

‘Sararken alnımı yokluğun tacı

Gönülden silindi neşeyle acı

Kalbe muhabbette buldum ilacı

Ben de müridinim işte Mevlâna.’

Bu şiirin hikâyesini ise Ahmet Vâlâ Nureddin, bilinen kısa adıyla Vâ Nû (1901- Beyrut doğumlu- 1967 İstanbul’da vefat eden Türk gazeteci yazar) Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı eserinde şöyle anlatır: “Delikanlılık çağına ulaşmış Nazım Hikmet, o gün arkadaş bulup tek kale futbol oynayamadığı için, duvara şut çeker dururmuş. Dedesi, eski Konya Valisi şair Nazım Paşa’nın yaşıtı ve kafadarı emekliler ve tarikat arkadaşı Mevleviler kameriye altında oturmuş, konuşurlarmış. Nazım, topu, ara sıra kameriyeye doğru kaçtığından, almağa gidermiş. Bir seferinde kulağına tuhaf bir konuşma çarpmış. Misafirler dedesine diyorlarmış ki ‘Niçin gizlersiniz, Paşa hazretleri? Bu şiiri sizden başka hangi Mevlevi yazabilir?’

‘Emin olunuz, ben yazmadım.’

‘İmzası da Mehmet Nazım.’

‘Aynı isimde başka biri de bulunabilir.’

‘Tevazu göstermeyiniz, böyle bir nefise efendimizin kaleminden çıkmadıysa kimin eseridir acaba? Mecmua henüz basılmış, okur okumaz toplanıp arz-ı tebrikat için mübarek ellerinizden öpmeğe geldik. Nur ola.’

Paşa ısrar etmiş: ‘Bu şiir hece vezniyledir. Ben aruz kullanırım. Mamafih merak ettim. Bir kere daha okuyunuz da dinleyelim.’

Şiiri baştan itibaren okumağa başlamışlar. Nazım Hikmet artık dayanamayıp kucağında futbol topu, çilli yüzü kıpkırmızı, lavanta çiçeklerinin ve süs bitkilerinin arasından başını kaldırıp heyecanla manzumenin arkasını getirmiş:

‘Ebede set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim

Kalpten temizlendim, huzura geldim,

Ben de müridinim, işte Mevlâna.’

Misafirler kaç yönden şaşırmış. Evvela kameriyenin hemen oracığında çiçekler arasından çatallaşmış bir çocuk sesinin duyuluşuna. Fakat asıl yeni basılıp o gün satın alınmış olan bir mecmuadaki şiiri torun Nâzım’ın ezberlemiş bulunuşuna. İçlerinden biri kurnaz kurnaz gülmüş: ‘Sübut buldu efendim. Demek ki hafid küçük bey eseri zat-ı âlinizin evrakınız meydanında görüp hafızasına nakil eyleyivermiş.’ Bir taraftan Paşa itirazlarına devam ederken, öbür yandan Nazım Hikmet haykırır dururmuş: ‘Benim de ismim dedeminki gibi Mehmet Nazım. Bahçede oynarken konuştuklarınızı dinliyordum. Mevlevi şiirleri yazıyorum. Mecmuaya gönderdim. Basmışlar işte, ‘Dergâh’ mecmuasında başka şiirlerim de basıldı. Basılacak tabii. Kitaplarım da çıkacak tabii.’

Misafirler şaşırıp kalmışlar. Kalkıp saygıyla Nazımı alnından öpmüşler. Büyük babası da dayanamamış, torununu kucaklamış ve alıp elini öpmüş. Nazımın tasavvufa ilgisi Mevlevi dergâhından intikaldir. Şiire devam ederler…

“Ne içli bir dua, ne içten bir ah

Uyuyor serviler altında dergah!.

Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.

Tek tük kandillerde yorgun alevler.

Titriyor gecenin sert rüzgarıyla

Gece sanki sönen yıldızlarıyla

Gölgeli dergahın dolmuş içine…

Bir inilti bir ses.. Bu yalvarış ne?

Ya Rabbi ne içten anıldı adın!…

Ölmeden öl! diyen bir itikadın

Gönülden duyarak ulu sesini

Ruha şifa sunan felsefesini

Biri zikrediyor dergahta işte.

Göklere yükselen bu inleyişte

Elem gizlidir bir ahu vahın

Çoktan dervişleri yattı dergâhın !”

Nazım Hikmet’in Dedesi Nazım Paşa’ya ithaf ettiği Dergâhın Kuyusu başlıklı şiiri, Nazım’ın tasavvufa ilgisinin muhteşem bir göstergesi:

“Ne içli bir dua, ne içten bir ah

 Uyuyor serviler altında dergâh!

Kaç kere gönlümü dinledi bu yer

Tek tük kandillerde yorgun alevler

Titriyor gecenin sert rüzgârıyla

Gece sanki sönen yıldızlarıyla

Gölgeli dergâhın dolmuş içine…

Bir inilti, bir ses…

Bu yalvarış ne?

Ya Rabbi, ne içten anıldı adın!

Ölmeden öl! diyen bir itikadın

Gönülden duyarak ulu sesini

Ruha şifa sunan felsefesini

Biri zikrediyor dergâhta işte

Göklere yükselen bu inleyişte

Elemi gizlidir bir ah u vahın

Çoktan dervişleri yattı dergâhın…

Bu yalvaran kimdir, kim bu zikreden?

Yoksa ağlıyor mu gönlüm bilmeden!

Gönül! Bu inilti senden mi geldi?

Hayır, işte o ses yine yükseldi

Yine yalvarıyor, yine ağlıyor

Gözümü dumandan eli bağlıyor

 İçimde yakılan bir buhurdanım…

Vuruşu duruyor kalbimde kanım

Bir hayalet oldu yanan benliğim

Bu kuvvetli ruh kim? Bu zikreden kim?  

Kim bu varlığımı kendine çeken?

Şimdi bir zulmette gölge gibi ben

O yalvaran sese ilerliyorum

Benliğim ölmeden öldü! diyorum  

Böyle yürüyerek geçtikçe her an

Gitgide geliyor sesi yakından

Gitgide sinerken ben gölgelere

Yorgun ayaklarım çarptı bir yere

Titredim bir taşa ani temasla

Ömrümde bu kadar korkmadım asla

Sanki ta kalbimi bir bıçak yardı…

Önümde bir küme karanlık vardı

Bütün varlığımı bir an unuttum

Yavaşça eğilip o yeri tuttum

Dergâh kuyusunun duvarıydı bu…

Yeniden benzimi sararttı korku

Burdan geliyordu o iniltiler!

Gönülde titrerken şüpheli bir yer

Allaha yalvaran, Allah’ın adı

Beynimin içinde uğuldadı

Sanki bir dakika çarpmadı kalbim

Ey ulu Allah’ım, ey ulu Rabbim!

Kuyuda zikreden, ağlayan kimdi?

İçine eğildim… Anladım şimdi

İsm-i Celalini candan andıkça

Yer yer yükselerek çalkalandıkça

Kuyunun zulmette parlayan suyu…

Kuyu zikrediyor, ağlıyor kuyu!…”

Nazım Hikmet’in 1920 tarihine kadar yazdığı şiirlerde dini hassasiyet görülür.

Bir başka şiirinde Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ni anlatır. Nazım Hikmet’in söz konusu şiiri, Kurtuluş Savaşı döneminde Beyoğlu’nun Yunan bayraklarıyla donatıldığını görmesi üzerine Ağa Camii’nin avlusuna girerek, yazdığı biliniyor. Ağa Camii’nin Beyoğlu’nun her türlü gayrı meşru hayatının içinde kalmış garip hali ona çok dokunur ve yirmili yaşlarında en halisane duygularla, hislerini şöyle mısralara döker:

AĞA CAMİİ

‘Havsalam almıyordu bu hazin hâli önce

Ah ey zavallı mabet seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım

Allah’ımın ismini daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!

Böyle sokaklarda ki anası can verirken

Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var;

Böyle sokaklarda ki çamurlu kaldırımlar

En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini.

Üstünde aşüfteler yükseltiyor sesini.

Burada bütün gözleri bir siyah el bağlıyor

Yalnız senin göğsünde büyük ruhum ağlıyor!

Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu

Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster

Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla

Baştanbaşa tutuşsun göklerin yangınıyla’

 

Anadolu’da bir köy mezarlığında gömülmek istediğini yazan Nazım’ın ruh dünyasına ışık tutan bir ‘Vasiyeti’ de vardır:

“Başları göğe değen sıradağlar karlıdır

Dağların yamacında geçitler rüzgârlıdır

Bu rüzgârda savrulan karlara gömülürsek

Bu güzel memlekete doyamadan ölürsek

Dünyaya açık olan gözlerimiz kapanmaz

Ruhumuzda ölümün şifalı nuru yanmaz

Taşırız bir hortlağın tesellisiz ruhunu

Siz ey bizi sevenler istemezseniz bunu

İstemezseniz eğer böyle gam çekmemizi

Doymadan öldüğümüz Anadolu’da bizi

Evliyalar mezarı tepelere gömünüz

Bir şefaatçi bulur ahirette gönlünüz.”

Şimdi söyleyin bakalım. Mevlevi ve şair bir dedenin yanında büyüyen ve beslendiği kaynak Mevlâna olan Nazım’ı, bu yönüyle kaçımız tanıyoruz?

You must be logged in to post a comment Login

Yorum yazın...